6 Aralık 2013 Cuma

RÜYA







Rüya görürüz bazen. Çığlık atmak isteriz ama atamayız bir türlü. İçimizi sıkar bir şeyler. Boğulur boğulur susarız. Bir yudum su iyi gelir uyanınca. Rüya olduğuna dua ederiz. Başımızı yastığa yeniden koyduğumuzda uykuya dalmanın garipliğinde, dalaaaaar gideriz…

Hayat bir rüya alemi gibi bazen. Olmaz dediklerimiz olur, olur dediklerimiz olmaz. Uyanmak istesek de ne baş ucumuzda su vardır, ne de çok şükür rüyaymış diyeceğimiz dilimizde derman.

Anıları hafızamızın diplerine, en derinlere gömeriz. Ara ara sakladığımız yerden çıkarıp, tozlarını alıp, öpe okşaya geri koymak üzere.

Resimler saklanır önce ücra köşelere. Gün gelir gün ışığı değer üzerlerine. En güzel çerçevelere konup, duvardaki yerlerini alırlar. Bakılamaz bir türlü. Baktıkça acır içler. Ara ara konuşulur hayalleriyle.

Beyin inkar eder yaşadıklarını. Gerçek olmaması için dua edilir her gece.

Sabah gözümü açtığımda  her şey bir rüya olsun. Ben bağırarak uyanayım. Onlar baş ucumda olsunlar diye…


18 Kasım 2013 Pazartesi

DÖRT İŞLEM


Yalnız doğar insan. Ciğerlerine dolan havanın yarattığı acıyı ilk tek başına çeker. Üstelik bu acıya her şey yolunda olduğu düşüncesiyle sevinir herkes. Ve insan acılarına gülen insanlarla ilk daha o doğumhanede tanışır.

Çekirdek bir ailenin yeni parçası olmuştur artık. Belki ondan önce gelenler ya da geleceklerle toplandıklarında, büyük bir parçayı oluştururlar.

Bazen o parçadan yuvadan uçma vakti gelince çıkar bir parça ya da zamansız gelen ölüm acısıyla eksilinir.

Hep birileri vardır, dost gibi gözüküp insanı bölme  vaktini kollayan.

Ve gün gelir, hayatının son sonuç çizgisini çektiğinde acı gerçeklerdir yüzüne çarpan…


15 Kasım 2013 Cuma

BENİM ADIM KEDİ


Bir karında ki 4-5 bebekten biriydim. Gün geldi açtım gözlerimi hayata. Korkuyordum, üşüyordum. Annemin sıcak tüylerine sokulup ısınmak, memede bir yer bulup karnımı doyurmaktı niyetim.

Dilim güçlü değildi daha annem yalayarak temizliyordu beni. Ben onu izleyerek öğrendim temizlenmesini.

Gün geldi ayırdılar bizi. Aldılar annemin güvenli kollarından. Bir kafese kapadılar, içeride tanımadığım onlarca kedi. Beklemeye başladım neyi beklediğimizi bilmeden. Gelip gidip bakan insanlar, çocuklar oluyordu bize. Bazen ağlıyordu çocuklar, başları bize doğru kalıyordu anneleri onları çekiştirirken.

Öğrenmiştim artık. Gelenlere sevdirmeliydim kendimi. O pire dolu huysuz kedilerle aynı ortamda yaşayamazdım. Hele birde bir oğlan vardı bizden iri durup durup pis pis bakıyordu bana. Sanırım niyeti belli…

Gelen bir çifte sevdirdim kendimi. Aldılar beni yanlarına, artık özel bir odam vardı. Bir de sallamadan taşısalar. ‘’Ayaklarım var benim yürüyebilirim’’ dedim ama dinlemediler. Kime diyorum maaaaav maaaaav.

Koca yuvarlaklara saklardı annem bizi, şimdi bir yuvarlaklı şeye bindirdiler beni. Gidiyoruz ama nereye? Sanırım annemden çok uzağa…

Ben odama sinmişken açtılar kapımı. Şirin şirin çık diyorlar. Korkuyorum oysa. Kafamı çıkarıyorum önce, hemen geri kaçıyorum.  Gözüme kestiriyorum ilk pusuyu hızla kaçıp saklanıyorum oraya. Beni yok sayıyorlar bir süre bende keşfe çıkıyorum her yeri. Yavaş yavaş dolaşıp ezberliyorum her soteyi.

Haftalar sonra bir güven gelmiş bana. Ne desem yapıyorlar. Mama desen;  yediğim önümde yemediğim… hiç olmadığı için oda midemde..

Oyundu, uykuydu geçiyor günler. Sık sık kaşıtıyorum kendimi. Ben gurluyorum, onların bir hoşuna gidiyor sormayın gitsin. Arada misafirlerinin gelmesine izin veriyorum. Çok sinirimi bozan olursa, gıcır gıcır ayakkabılarına bir diş darbesi hemen kalkıp gidiyorlar. İnatçı çıkıyor bazıları. Onların da ayakkabılarına artık çiştir, kakadır Allah ne verdiyse… Sevdiklerim de olmuyor değil. Annem top atıyor bende gidip getiriyorum, atlayıp tutuyorum falan işte. Maksat anneye güzellik olsun…

Yeni annem kızıyor, bazen bağırıyor. İki dakika bekleyip gidip gurlayarak bacaklarına sürtününce bir şey kalmıyor. Yine çıkıyorum kucağına saatlerce seviyor beni. Onlar üzülünce anlayıp şirinlik yapıyorum, hastalanınca başlarında bekliyorum. Ne yeseler bir bakmak dahası tatmak istiyorum.

Camın önünde yer yaptılar bana. Oradan dışarıyı seyrediyorum. Dışarıda bağıran kediler oluyor bazen, üzülüyorum. Hele yağmur yağarsa içim gidiyor. Annem geliyor yanıma sanki anlamış içimdekileri. Şanslısın diye seviyor beni. Onlarda şanslı olsun istiyorum oysaki. Ben maav diyorum annem hepsini alamayız diyor anlamışçasına. Süslü arkadaşların alsın onları da diyorum. Duymuyor beni.

Benim adım kedi. Bir eve alınmış şanslı ve mutlu kedilerden sadece biri. Peki ya diğerleri…


14 Kasım 2013 Perşembe

OKUMA BİLMEK Mİ OKUMAYI BİLMEK Mİ...

Bir bebek düşünün, anne karnından çıkıp dünyayla tanışalı dakikalar olsun. Ciğerleri havayla ilk buluştuğunda canı yanar ağlar bebek. Doktorlar için sağlık belirtisidir. Her şey yolunda diye sevinilir.

Aylar sonra  dili olmayan, anlaşılmaya muhtaç bebek her şeyi çıkardığı seslerle anlatır etrafındakilere. İhtiyaçları kısıtlıdır diye midir bilmem hepimiz anlarız onları. Acıkmak, altını pisletmiş olmak, gazı olmak gibi seçeneklerdir çünkü. Biraz ele avuca geldiğinde ağzına bulduğu her şeyi götürür. Haaah deriz dişleri çıkacak, ondan kaşınıyordur damağı.

Bir bebek emekledi mi, yürüdü mü vay tutabilene. Bildiğin bir birey olmuştur. Dışarıdan içeri girmek istemez, giydirmek istediğiniz kıyafeti giymek istemez, verdiğiniz yemeği yemek istemez. 

Çocukların en sık yaptığı hareket değimlidir omuzlarını yukarı aşağıya indirip kaldırmak ( banane banane dediklerin biliriz bu esnada)

Bir bebekle ortalama bir yıl hiç konuşmadan anlaşabiliriz. Çünkü hareketlerini okumayı biliriz. Bir anne bebeğinin surat şeklinden, dudaklarının büzülmesinden birazdan ağlayacağını bilir.

Koca koca adamlar, kadınlar olduğumuzda da durum farklı değildir. Yine her şeyi yüz ifadelerimizle, vücut dilimizle anlatırız. Peki neden anlamaz kimse?  Neden herkes kendini kalabalıklar içinde ki yalnız diye tabir eder?

Okula başlamak bir çocuğun hayatında ki en büyük kırılım noktasıdır. Artık büyük kabul edilir. Hoş 
oda yerine göre. Kafası karışır bireyin. İşlerini gelinen yerde büyük olunur, gelmeyen yerde ise lafa karışmaması gerek küçük bir çocuk.

Aile içinde başlar kafa karışıklıkları. Ne zaman büyüdüğün kaçırır insan. Belki de kimse sen küçüksün sus demediğinde. Kim bilir?...

Okumayı öğrenir okulda. Artık koca bir denizi keşfetmesi için eline bir sandal bir de kürek verilmiştir. İster tüm gücüyle okumaya devam eder her yeri keşfe çıkar, ister yoruldum ben deyip sığ sularda ufak ufak gezinmeye devam eder.

Yolculuk boyunca kafasını kaldırmayı hep unutur insan. Karşısındakinin yüzüne bakmayı, küçük bir bebekmiş gibi vücut diliyle her şeyi bağıra çağıra anlattığını göremez. Karı kocasının, koca karısının ne denli bir gün geçirdiğini okuyamaz olur yüzünden. Puslu bakan gözleri görmez olur. İş yerlerinde insanlar yazılan metinleri okurlar da kafasını kaldırıp metni getiren elmanın yüzünü okumayı akıl etmezler.

Bizler toplum olarak bencil, çıkarcı insanlarız maalesef. Bir kızı kendimize aşık edene kadardır gözlerinin içine bakışlarımız. Yada bir iş görüşmesinde elmanı etkileyene kadardır o anlayışlı ve pozitif çalışma ortamı havası veren hallerimiz.


Gerisi sabun köpüğü. Anlaşılmaya, okunmaya ihtiyacı olan ruhların, dünya denen bu ortamda bir kabuğa sıkışmış can çekişleridir varlığımız.

26 Nisan 2013 Cuma

Benim Dedem




Küçükken annem çalıştığı için bana anneannemler bakardı. Dedem Parkinson hastasıydı. Ayaklarını sürüyerek yürür. Günde bir avuç ilaç içerdi. Televizyon kumandaları daha icat edilmemiş olup, benim kumanda görevi gördüğüm yıllardı. Allahtan o zaman tek kanal vardı. Sesini aç,kıs  telaşı bile yoruyordu beni.

Akşam yemeğinden önce dedem televizyon  karşısındaki sandalyesine oturur. Aç kızım  ‘’ajanstan haberleri alalım’’ derdi. Ben pek bir gülerdim bu lafa.

Haberleri izledikçe sinirlenir. Tarih bunları yapanları affetmeyecek der der dururdu. Kendi askerlik yıllarını anlatır. Karneyle alınan ekmek, gaz lambalarıyla oturulan geceler…

O zaman hikaye gibi dinlerdim. Sonra Atatürk’ü anlatırdı uzun uzun. Bugün annen çalışabiliyorsa, sen okula gidebiliyorsan, büyüyünce kendi eşini seçme hakkın olacaksa bu hep Atatürk’ün kadınlara verdiği değerdendir derdi. Başka bir ülkenin sömürgesinde olmamanın, bastığın toprağa vatanım demenin güzelliğini anlatırdı. Her pazartesi sabahı bir telaşe olurdu evde. Okula geç kalınmamalı. Bayrak töreni kaçırılmamalıydı çünkü…

 Dedem bugün  yaşasaydı, kahrolurdu… Türk Bayrağımız dediği için ceza alan insanlar, TC ‘nin kaldırılmaya çalışıldığını anlatan haberleri dinlemek bile istemezdi. Başlardı yine tarih bunları affetmeyecek demeye.

Tarih affetmez belki ama olan halka, bizlere oldu, oluyor, olacak  be dede…

Dedem öyle bir aşıladı ki bize. Bayrağa, vatana aşkla bağlı olmanın ne demek olduğunu. Ona şükran borçluyum…

Bir tek şunu merak ediyorum. Şuan ülkeyi parça parça satan, bölen, yok etmeye uğraşanların dedeleri onlara niye öğretemediler acaba?…

a-     Öğretmez olurlar mı? Öğrettiler bunlar anlamadı.
b-     Öğrettiler. Bunlar işine geldiği gibi anladı.
c-      Öğrettiler. Makam, koltuk, para tatlı geldi.
d-     Öğrettiler. Hafızaları balık unuttular.
e-     Hepsi…


16 Şubat 2013 Cumartesi

MASAL KADAR GERÇEK



Ben  bir masal kahramanı olsam. Bu zamandan çok uzakta yaşasam. Çocuk olsam mesela. Hiç büyümesem. Hayat; hep beyaz bulut kıvamında, elma şekeri tadında olsa. Tek derdim oyuncak bebeklerim ve büyüme telaşım olsa.

 Annem olsa yanımda. Düşünce yanına koşsam, yaralarımı sarsa. Ağlarken alnıma bir öpücük kondursa ve bütün acılarım geçse...

Akşamları babam oturtsa beni dizine, bıkmadan hikayeler anlatsa. Ben kucağında uyusam. Dünyanın en güvenli kollarında taşısa beni yatağıma...

Bir ağabeyim  olsa. Atsa bisikletinin arkasına, yolun gittiği yere kadar götürse beni. Düşünce ilk bana bir şey olmuş mudur diye korksa. En çok o güldürse beni, yeni oyunlar icat etse benim için. Herkes gitse de onun kalacağını bilsem yanımda...

Bir kedim olsa. Benimle uyusa. Canımı bir o yaksa. Oyun oynarken, istemeden yapsa. Canımın acısını beş dakikada unutup, onunla oyuna dalsam...

 Hiç büyümesem. Ne dünya bozulsa, ne de düzen…

14 Şubat 2013 Perşembe

14 ŞUBAT SEVGİLİLER YA DA SEVGİLİSİZLER GÜNÜ


Biri size sevgiliniz yoksa dünyada ki en şanslı insan sizsiniz dese inanır mıydınız?

Bugün sevgililer günü o yüzden yalnız olan bir sürü insan bunun için içten içe üzülüyor olmalı. En fazla ‘’elimi sallasam ellisi, bu benim tercihim vs. vs..’’ gibi bahanelerle dışarıya karşı dik gözükebilirsiniz. Eğer üzülüyorsanız, inanın  yarın sabah uyandığınız da bu günün üstünüzde yarattığı etkiyi  hatırlamıyor olacaksınız.

Gelelim bugün sevgilileri olan ya da evli olanlara. İkinci şanssız ama şanslılar evli olanlar. Onlarda eşlerinden bir şıklık bekleyecekler ama gerçekleşmemesine karşı bahaneleri ‘’ canım ne 14 Şubat’ı, biz evliyiz sevgili değiliz ki’’ olacak.  Takvim 15 Şubat’ı gösterdiğinde onlar için de bir sıkıntı kalmamış , mutlu hayatlarına geri dönmüş olacaklar.

Günün şanssız ve mutsuzları sevgilisi olanlar. Onlar için işkence haftalar öncesinden başladı aslında. Önce kendi alacakları hediyeler üzerine patlattılar kafalarını. Tam hediye kısmını hallettiler bu sefer ne giyeceğim derdiyle yanıp tutuşmaya başladılar. İşte burada bu grup kendi içinde ikiye ayrıldı. Akşam yemeğe gitmek dışında beklentisi olmayanlar ve bu geceyi evlenme teklifi umuduyla beklemeye başlayanlar.

Akşam yemekçiler için sevgilinizin ağzını arayarak bir bilgi edinme durumu söz konusu olduğundan, kıyafet seçme işi kısa süre de hallolacak, acaba ne alacak bölümüne geçilerek malum günün gelmesi beklenecek. Beklentisini düşük tutan bu grup yarın anlatacak hoş hikayesiyle güne güzel başlayacak.

Eğer bu gece bana evlenme teklif ediyor olmalı diye düşünüyorsanız, size denecek tek şey Allah sevgilinizin yardımcısı olsun. Sizin için en özel an olacağını düşündüğünüzden kıyafet seçimi son derece şık olacak, saçlar;  giydiğiniz hediye paketine yakışırcasına kuaförde abartılacak.

Keşke tek derdiniz sizinle ilgili olsaydı. Yemeğin nerede olacağından, sevgilinizin giydiği kıyafete, tek taşın ‘’falanca’’nınkinden büyük olmasına edilecek dua, diz çöküp çökmeyeceği, gündüz iş yerinize göndereceği çiçeğin göz doldurup doldurmayacağı   gibi birçok angarya düşünceniz  olacak.

Sevgilisini mutlu etmeye çalışan erkek, ne yaparsa yapsın kadına göre bir şeyler hep eksik kalacak. Şansı varsa yaptığı organizasyonla sevgilisinin  gözünü boyayacak ve geceyi sakin noktalayacaktır.

Her şey  yolunda gider de istediği teklifi, hediyeyi olan kadınların mutluluğu ise maalesef  takvim 15 Şubat’ı gösterdiğinde buruk bir sevince dönecek. Çünkü mutlaka bir yerlerde daha güzel yapılmış bir organizasyon, evlenme teklifi ve daha büyük bir tek taşı parmağına takmış bir kadın olacak ve bu kişi kendisi olmadığından yine dünyayı kendine de sevgilisine de dar edecek.

Yalnız olanlar; şimdi bir kahve yapıp, arkanıza yaslanın ve  yalnız olmanın tadını çıkarın. Ya sevgiliniz olsaydı…