14 Kasım 2013 Perşembe

OKUMA BİLMEK Mİ OKUMAYI BİLMEK Mİ...

Bir bebek düşünün, anne karnından çıkıp dünyayla tanışalı dakikalar olsun. Ciğerleri havayla ilk buluştuğunda canı yanar ağlar bebek. Doktorlar için sağlık belirtisidir. Her şey yolunda diye sevinilir.

Aylar sonra  dili olmayan, anlaşılmaya muhtaç bebek her şeyi çıkardığı seslerle anlatır etrafındakilere. İhtiyaçları kısıtlıdır diye midir bilmem hepimiz anlarız onları. Acıkmak, altını pisletmiş olmak, gazı olmak gibi seçeneklerdir çünkü. Biraz ele avuca geldiğinde ağzına bulduğu her şeyi götürür. Haaah deriz dişleri çıkacak, ondan kaşınıyordur damağı.

Bir bebek emekledi mi, yürüdü mü vay tutabilene. Bildiğin bir birey olmuştur. Dışarıdan içeri girmek istemez, giydirmek istediğiniz kıyafeti giymek istemez, verdiğiniz yemeği yemek istemez. 

Çocukların en sık yaptığı hareket değimlidir omuzlarını yukarı aşağıya indirip kaldırmak ( banane banane dediklerin biliriz bu esnada)

Bir bebekle ortalama bir yıl hiç konuşmadan anlaşabiliriz. Çünkü hareketlerini okumayı biliriz. Bir anne bebeğinin surat şeklinden, dudaklarının büzülmesinden birazdan ağlayacağını bilir.

Koca koca adamlar, kadınlar olduğumuzda da durum farklı değildir. Yine her şeyi yüz ifadelerimizle, vücut dilimizle anlatırız. Peki neden anlamaz kimse?  Neden herkes kendini kalabalıklar içinde ki yalnız diye tabir eder?

Okula başlamak bir çocuğun hayatında ki en büyük kırılım noktasıdır. Artık büyük kabul edilir. Hoş 
oda yerine göre. Kafası karışır bireyin. İşlerini gelinen yerde büyük olunur, gelmeyen yerde ise lafa karışmaması gerek küçük bir çocuk.

Aile içinde başlar kafa karışıklıkları. Ne zaman büyüdüğün kaçırır insan. Belki de kimse sen küçüksün sus demediğinde. Kim bilir?...

Okumayı öğrenir okulda. Artık koca bir denizi keşfetmesi için eline bir sandal bir de kürek verilmiştir. İster tüm gücüyle okumaya devam eder her yeri keşfe çıkar, ister yoruldum ben deyip sığ sularda ufak ufak gezinmeye devam eder.

Yolculuk boyunca kafasını kaldırmayı hep unutur insan. Karşısındakinin yüzüne bakmayı, küçük bir bebekmiş gibi vücut diliyle her şeyi bağıra çağıra anlattığını göremez. Karı kocasının, koca karısının ne denli bir gün geçirdiğini okuyamaz olur yüzünden. Puslu bakan gözleri görmez olur. İş yerlerinde insanlar yazılan metinleri okurlar da kafasını kaldırıp metni getiren elmanın yüzünü okumayı akıl etmezler.

Bizler toplum olarak bencil, çıkarcı insanlarız maalesef. Bir kızı kendimize aşık edene kadardır gözlerinin içine bakışlarımız. Yada bir iş görüşmesinde elmanı etkileyene kadardır o anlayışlı ve pozitif çalışma ortamı havası veren hallerimiz.


Gerisi sabun köpüğü. Anlaşılmaya, okunmaya ihtiyacı olan ruhların, dünya denen bu ortamda bir kabuğa sıkışmış can çekişleridir varlığımız.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder