18 Kasım 2013 Pazartesi

DÖRT İŞLEM


Yalnız doğar insan. Ciğerlerine dolan havanın yarattığı acıyı ilk tek başına çeker. Üstelik bu acıya her şey yolunda olduğu düşüncesiyle sevinir herkes. Ve insan acılarına gülen insanlarla ilk daha o doğumhanede tanışır.

Çekirdek bir ailenin yeni parçası olmuştur artık. Belki ondan önce gelenler ya da geleceklerle toplandıklarında, büyük bir parçayı oluştururlar.

Bazen o parçadan yuvadan uçma vakti gelince çıkar bir parça ya da zamansız gelen ölüm acısıyla eksilinir.

Hep birileri vardır, dost gibi gözüküp insanı bölme  vaktini kollayan.

Ve gün gelir, hayatının son sonuç çizgisini çektiğinde acı gerçeklerdir yüzüne çarpan…


15 Kasım 2013 Cuma

BENİM ADIM KEDİ


Bir karında ki 4-5 bebekten biriydim. Gün geldi açtım gözlerimi hayata. Korkuyordum, üşüyordum. Annemin sıcak tüylerine sokulup ısınmak, memede bir yer bulup karnımı doyurmaktı niyetim.

Dilim güçlü değildi daha annem yalayarak temizliyordu beni. Ben onu izleyerek öğrendim temizlenmesini.

Gün geldi ayırdılar bizi. Aldılar annemin güvenli kollarından. Bir kafese kapadılar, içeride tanımadığım onlarca kedi. Beklemeye başladım neyi beklediğimizi bilmeden. Gelip gidip bakan insanlar, çocuklar oluyordu bize. Bazen ağlıyordu çocuklar, başları bize doğru kalıyordu anneleri onları çekiştirirken.

Öğrenmiştim artık. Gelenlere sevdirmeliydim kendimi. O pire dolu huysuz kedilerle aynı ortamda yaşayamazdım. Hele birde bir oğlan vardı bizden iri durup durup pis pis bakıyordu bana. Sanırım niyeti belli…

Gelen bir çifte sevdirdim kendimi. Aldılar beni yanlarına, artık özel bir odam vardı. Bir de sallamadan taşısalar. ‘’Ayaklarım var benim yürüyebilirim’’ dedim ama dinlemediler. Kime diyorum maaaaav maaaaav.

Koca yuvarlaklara saklardı annem bizi, şimdi bir yuvarlaklı şeye bindirdiler beni. Gidiyoruz ama nereye? Sanırım annemden çok uzağa…

Ben odama sinmişken açtılar kapımı. Şirin şirin çık diyorlar. Korkuyorum oysa. Kafamı çıkarıyorum önce, hemen geri kaçıyorum.  Gözüme kestiriyorum ilk pusuyu hızla kaçıp saklanıyorum oraya. Beni yok sayıyorlar bir süre bende keşfe çıkıyorum her yeri. Yavaş yavaş dolaşıp ezberliyorum her soteyi.

Haftalar sonra bir güven gelmiş bana. Ne desem yapıyorlar. Mama desen;  yediğim önümde yemediğim… hiç olmadığı için oda midemde..

Oyundu, uykuydu geçiyor günler. Sık sık kaşıtıyorum kendimi. Ben gurluyorum, onların bir hoşuna gidiyor sormayın gitsin. Arada misafirlerinin gelmesine izin veriyorum. Çok sinirimi bozan olursa, gıcır gıcır ayakkabılarına bir diş darbesi hemen kalkıp gidiyorlar. İnatçı çıkıyor bazıları. Onların da ayakkabılarına artık çiştir, kakadır Allah ne verdiyse… Sevdiklerim de olmuyor değil. Annem top atıyor bende gidip getiriyorum, atlayıp tutuyorum falan işte. Maksat anneye güzellik olsun…

Yeni annem kızıyor, bazen bağırıyor. İki dakika bekleyip gidip gurlayarak bacaklarına sürtününce bir şey kalmıyor. Yine çıkıyorum kucağına saatlerce seviyor beni. Onlar üzülünce anlayıp şirinlik yapıyorum, hastalanınca başlarında bekliyorum. Ne yeseler bir bakmak dahası tatmak istiyorum.

Camın önünde yer yaptılar bana. Oradan dışarıyı seyrediyorum. Dışarıda bağıran kediler oluyor bazen, üzülüyorum. Hele yağmur yağarsa içim gidiyor. Annem geliyor yanıma sanki anlamış içimdekileri. Şanslısın diye seviyor beni. Onlarda şanslı olsun istiyorum oysaki. Ben maav diyorum annem hepsini alamayız diyor anlamışçasına. Süslü arkadaşların alsın onları da diyorum. Duymuyor beni.

Benim adım kedi. Bir eve alınmış şanslı ve mutlu kedilerden sadece biri. Peki ya diğerleri…


14 Kasım 2013 Perşembe

OKUMA BİLMEK Mİ OKUMAYI BİLMEK Mİ...

Bir bebek düşünün, anne karnından çıkıp dünyayla tanışalı dakikalar olsun. Ciğerleri havayla ilk buluştuğunda canı yanar ağlar bebek. Doktorlar için sağlık belirtisidir. Her şey yolunda diye sevinilir.

Aylar sonra  dili olmayan, anlaşılmaya muhtaç bebek her şeyi çıkardığı seslerle anlatır etrafındakilere. İhtiyaçları kısıtlıdır diye midir bilmem hepimiz anlarız onları. Acıkmak, altını pisletmiş olmak, gazı olmak gibi seçeneklerdir çünkü. Biraz ele avuca geldiğinde ağzına bulduğu her şeyi götürür. Haaah deriz dişleri çıkacak, ondan kaşınıyordur damağı.

Bir bebek emekledi mi, yürüdü mü vay tutabilene. Bildiğin bir birey olmuştur. Dışarıdan içeri girmek istemez, giydirmek istediğiniz kıyafeti giymek istemez, verdiğiniz yemeği yemek istemez. 

Çocukların en sık yaptığı hareket değimlidir omuzlarını yukarı aşağıya indirip kaldırmak ( banane banane dediklerin biliriz bu esnada)

Bir bebekle ortalama bir yıl hiç konuşmadan anlaşabiliriz. Çünkü hareketlerini okumayı biliriz. Bir anne bebeğinin surat şeklinden, dudaklarının büzülmesinden birazdan ağlayacağını bilir.

Koca koca adamlar, kadınlar olduğumuzda da durum farklı değildir. Yine her şeyi yüz ifadelerimizle, vücut dilimizle anlatırız. Peki neden anlamaz kimse?  Neden herkes kendini kalabalıklar içinde ki yalnız diye tabir eder?

Okula başlamak bir çocuğun hayatında ki en büyük kırılım noktasıdır. Artık büyük kabul edilir. Hoş 
oda yerine göre. Kafası karışır bireyin. İşlerini gelinen yerde büyük olunur, gelmeyen yerde ise lafa karışmaması gerek küçük bir çocuk.

Aile içinde başlar kafa karışıklıkları. Ne zaman büyüdüğün kaçırır insan. Belki de kimse sen küçüksün sus demediğinde. Kim bilir?...

Okumayı öğrenir okulda. Artık koca bir denizi keşfetmesi için eline bir sandal bir de kürek verilmiştir. İster tüm gücüyle okumaya devam eder her yeri keşfe çıkar, ister yoruldum ben deyip sığ sularda ufak ufak gezinmeye devam eder.

Yolculuk boyunca kafasını kaldırmayı hep unutur insan. Karşısındakinin yüzüne bakmayı, küçük bir bebekmiş gibi vücut diliyle her şeyi bağıra çağıra anlattığını göremez. Karı kocasının, koca karısının ne denli bir gün geçirdiğini okuyamaz olur yüzünden. Puslu bakan gözleri görmez olur. İş yerlerinde insanlar yazılan metinleri okurlar da kafasını kaldırıp metni getiren elmanın yüzünü okumayı akıl etmezler.

Bizler toplum olarak bencil, çıkarcı insanlarız maalesef. Bir kızı kendimize aşık edene kadardır gözlerinin içine bakışlarımız. Yada bir iş görüşmesinde elmanı etkileyene kadardır o anlayışlı ve pozitif çalışma ortamı havası veren hallerimiz.


Gerisi sabun köpüğü. Anlaşılmaya, okunmaya ihtiyacı olan ruhların, dünya denen bu ortamda bir kabuğa sıkışmış can çekişleridir varlığımız.